18 Ağustos 2007 Cumartesi

KURAN AHLAKINDA KONUŞMA ADABI - 1


İki bölümlük yazı dizimiz boyunca konuşmada hikmet kavramını ele alacak, hikmetli ve hikmetsiz konuşmalara günlük hayattan ve Kuran-ı Kerim'den örnekler sunacağız.

Bir insan Allah'ın her an kendisini gördüğünü; yaptıklarından, tüm düşüncelerinden, konuşmalarından haberdar olduğunu ve bunların kendi adına Allah Katında kaydedildiğini kavrıyorsa, sahip olduğu Allah korkusu onu Kuran ahlakını en mükemmel şekliyle yaşamaya yöneltir. Bu anlayışı ona, hem davranışlarından hem de konuşmalarından rahatça fark edilebilecek özel bir kalite getirir. Bu anlayıştaki bir insanın basit bir konuşma üslubu sergilemesi söz konusu olmaz. Aksine böyle bir insan seçtiği her konunun, yaptığı her konuşmanın, sesindeki tonun Müslümana yakışır bir güzellikte olmasına sürekli olarak itina gösterir. Böylelikle basitlikten ve yüzeysellikten uzak, hikmetle, samimi ve doğal bir üsluba sahip olur.

Ancak kimi insanlar, kendilerine böyle yüksek bir ahlak seviyesini ve tavır mükemmelliğini hedeflemezler. Sadece bazı sorumluluklarını yerine getirmelerini ve bazı güzel ahlak özelliklerini yaşamalarını yeterli görürler. Allah'a karşı olabilecek en fazla yakınlığı elde etme konusunda da tutkulu bir istek içinde de değildirler. Bunun sonucunda da ruhlarını Kuran ahlakına uygun bir şekilde derinleştiremezler. Bu durum ise insanın, Allah'ın büyüklüğünü, çevresinde meydana gelen olaylardaki hikmetleri ve yaşamın gerçek manasını anlamada zayıf ve yüzeysel bir kavrayışa sahip olmasına neden olur. Bu nedenle söz konusu kimseler tüm söz, tavır ve davranışlarında kendini belli eden bir yüzeysellik içerisinde yaşarlar.

İman derinliğinin ruhta gereği gibi yaşanmamasından kaynaklanan yüzeysellik, kişilerin davranış şekillerinden konuşma üsluplarına, oturmalarına kalkmalarına, giyim tarzlarına ve temizliklerine; estetik ve sanat anlayışlarından sofra adabına, yemek yeme şekillerine, yürüyüşlerine, espri anlayışlarına, gülmelerine kadar akla gelen her konuda belirgin bir kalitesizlik ile kendini belli eder. Bunlar arasında en çok dikkat çekenlerden biri ise hiç kuşkusuz ki günlük hayatta büyük yer tutan konuşmalardaki bozukluklarıdır. Bu konuşma bozukluklarının en yaygın türü ise hikmetsiz ve boş konuşmalardır. Biz de iki bölümlük yazı dizimiz boyunca konuşmada hikmet kavramını ele alacak, hikmetli ve hikmetsiz konuşmalara günlük hayattan ve Kuran'dan örnekler sunacağız. "Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269) Rabbim, bana hikmet (ve hüküm) bağışla ve beni salih olanlara kat; Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver. (Şuara Suresi, 83-84)



"Hikmet" Nedir?

Hikmet, kelime anlamı olarak "sözde ve davranışta tam ve doğru isabet, lafzı az manası engin söz, Kuran'da Allah'ın peygamberlerine ve seçkin halis kullarına nasip ettiği derin anlayış kabiliyeti" gibi çok çeşitli anlamlarda kullanılabilen geniş kapsamlı bir kavramdır. İslam alimleri, hikmet için çeşitli tarifler yapmışlardır. Fakat çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği tarif şudur:

"Hikmet; faydalı ilim ve salih ameldir." (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak dini Kur'an Dili, I, 915). Bu durumda hikmetli konuşmak dendiğinde anlaşılması gereken faydalı, özlü, doğru, yerinde ve gerektiği kadar konuşmak olmalıdır.

Konuşmada Hikmet Nasıl Oluşur?

Hikmetli konuşmanın herhangi bir kuralı yoktur. Yerine, zamanına, hitap edilen kişilere ve içinde bulunulan şartlara göre değişir. Dahası hikmetli konuşabilmenin kişinin zeka seviyesiyle, kültür düzeyiyle, tahsil durumuyla ya da teknik bilgisiyle de herhangi bir bağlantısı yoktur. Bu gerçekten habersiz olan kimi insanlar, bu özelliğin teknik dikkat ile elde edilebileceğini sanırlar; bunun için konuşmalarının edebiyat kurallarına veya güzel söz sanatlarıyla ilgili bazı kitapların öğütlerine olabildiğince uygun olmasına büyük özen gösterirler.

Uzun ve sıra dışı cümleler kurduklarında ya da entelektüel değeri olduğuna inandıkları güncel ya da yabancı terimler kullandıklarında konuşmalarının son derece etkili ve süslü olacağına inanırlar. Oysa bunların hiçbiri insana hikmetli konuşabilme yeteneği kazandırmaz. Çünkü hikmet ancak imanla, Allah korkusundan kaynaklanan samimiyetle ve Yüce Allah'a duyulan teslimiyetle kazanılabilen bir özelliktir.

Yaşadığı her olayda Allah'ın yarattığı hikmetlerin, mutlak müdahalesinin, üstün ahlakının, sonsuz aklının, benzersiz sanatının ve tecellilerinin bilincinde olan bir kimsenin, bu anlayışının doğal bir sonucu olarak konuşmaları da hikmetli olacaktır. Daima bu şuuru yansıtan bir üslup sergileyecek, ağzından çıkan her söz özenle seçilmiş ve düşünülmüş olacaktır. Sohbeti dinleyenlerin ilgisini çekecek ve hoşuna gidecek, nezaketi, samimiyeti ve doğallığı herkes tarafından hissedilecektir. Cümleleri kısa ve özlü, açık ve anlaşılır, verdiği örnekler ise çarpıcı bir etki taşıyan ve genellikle dinleyenlerin hafızasında yer eden örnekler olacaktır.

Ayrıca hikmetli konuşmak deyince yalnızca belirli konular akla gelmemelidir. Kuran ahlakı ile ahlaklanmış bir kimse için hangi konu olursa olsun hikmetli konuşmak mümkündür. Örneğin bu kişi, politikadan, sanattan veya ticaretle ilgili bir konudan bahsediyor ya da zihnini tamamen meşgul edecek bir matematik hesabı yapıyor olabilir. Ama kalbine yerleşmiş olan Allah korkusu, konuştuğu süre boyunca Allah'tan sakınmasını, O'na karşı içli bir saygı, sevgi ve korku duyarak hareket etmesini sağlar. Ve bu şuur, kişinin ağzından Kuran ahlakına muhalif olabilecek bir söz çıkmasını engeller. Zaten önemli olan da, kişinin, o konuşmaları yaptığı sırada samimi imanı ve Allah korkusunu kalbinde yaşıyor olmasıdır. Bu kişi politikadan ya da ticaretle ilgili bir konudan bahsettiği zamanlarda da imanın temelini oluşturan tüm gerçeklerin açık bir şuurla farkındadır. Allah'tan başka bir kuvvet olmadığının, Allah'ın herşeyi işitip gördüğünün, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmayacağının bilincindedir. Bu da onun her sözünü Allah'tan sakınarak, Müslümana yakışan bir konuşma üslubuyla söylemesini sağlar. Düşünmeden, gelişigüzel bir şekilde hikmetsiz konuşmak beraberinde kalitesiz pek çok özelliği getirebilir ve kişiyi "en güzel sözü" söyleme ahlakından uzaklaştırabilir. Bu nedenle müminler, bir söz söylemeden önce mutlaka vicdanlarına danışmalıdırlar.


Hikmetli Konuşmayı İstemek Neden Önemlidir?

"Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269) ayetiyle de haber verildiği üzere, hikmet sahibi olmak yalnızca peygamberlere ait bir özellik değildir. Tüm iman edenler, -erkek olsun kadın olsun- böyle büyük bir hayrın ve nimetin kendilerine verilmesini Rabbimiz'den dileyebilirler. Unutmamak gerekir ki, Kuran ahlakını tüm dünyaya tebliğ etme sorumluluğu tüm Müslümanların üzerindedir. Bu şerefli görevde hikmetli konuşma özelliğinin insanlar üzerinde güzel bir etki oluşturacağı düşünülürse böyle bir istekte bulunmanın önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Gerçekten de hikmet sahibi bir mümin, Yüce Allah'ın en razı olacağı konuşmaları yapabilmekte, insanlara Kuran ahlakını en anlaşılır ve en etkili bir biçimde anlatarak çeşitli hayırlara vesile olabilmektedir.

Hikmetli Konuşma Örnekleri

Kuran'da hayatları hakkında detaylı bilgi verilen Hz. Muhammed (sav), Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Yusuf gibi birçok peygamberimiz hikmetli konuşmanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Tebliğ yaptıkları insanlara karşı verdikleri örnekler, sordukları düşündürücü sorular, yaptıkları kısa ama akılda kalıcı anlatımlar, inkar eden kimselerle olan diyalogları tüm Müslümanlar için birer hikmet örneği niteliğindedir. Nitekim Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in sünnetleri hikmet olarak da isimlendirilmektedir. Elbette bunun sebebi Peygamberimiz (sav)'in hikmet sahibi olması, bir başka deyişle her sözünde ve fiilinde bir incelik, anlam ve amaç olmasıdır. 1400 yıldır tüm İslam aleminin diline yerleşmiş olan özlü hadis-i şerifleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Hikmetli konuşma örneklerini daha detaylı olarak yazımızın önümüzdeki ayki ikinci bölümünde inceleyeceğiz.

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir." (Nahl Suresi, 125)

Hikmetsiz Konuşma Ne Demektir?

Bir amaç taşımayan veya amacına ulaşmayan, dinleyenlere bir şey kazandırmayan, gereğinden fazla uzun tutulan, iddialaşma, büyüklenme, müstağniyet gibi olumsuz özellikler taşıyan her türlü konuşma beraberinde hikmetsizliği getirir. Hikmetsiz konuşan bir kimse -farkında olmadan da olsa- kendisini dinleyenlere sıkıntı verir.
Kuran ahlakını kendisine rehber edinmeyen bir kişinin yaptığı konuşma, süslü ve edebi de olsa hikmet içermediği için karşı tarafın kalbine etki etmez. Kutu yazısı: Hikmetsiz konuşmalar tebliğ yapılan bir insanın olumsuz şekilde etkilenmesine ve İslam ahlakına karşı da bir uzaklık duymasına neden olabilir. Bu nedenle hikmetli konuşmak iman sahipleri için büyük bir sorumluluktur.


Hikmetsiz Konuşma Örnekleri

*Kuran ahlakından uzak olan insanların asıl amaçları kendilerini insanlara beğendirmek olduğu için, bu durumda samimiyet tamamen ortadan kalkar. Samimiyet olmayınca doğal olarak hikmetli konuşma da olmaz.

Konuşmacı kimi zaman bir konuda ne kadar derin bilgiye sahip olduğunu ortaya koyabilmek adına dinleyenlerin hiçbir şekilde işine yaramayacak pek çok gereksiz konuşma yapar. Kimi zaman da son derece açık bir mantıkla ve kısa birkaç cümleyle anlatabileceği bir konuyu iki-üç saatlik bir konuşmanın içinde boğar.

* Bir başka hikmetsiz konuşma örneği, kişilerin, büyüklenme hissiyle ve karşı taraftan akılca ve bilgice daha üstün olduklarını ispatlama amacıyla kullandıkları üsluplardır. Bu amaçla yapılan konuşmalar kişiyi yüceltmek yerine, alabildiğine kalitesiz ve basit bir konuma sokar. Kuran ahlakına asıl uygun olan ise olabildiğince alçakgönüllü bir üslup kullanılmasıdır. Kuran'da müminlerin bu ahlakı "O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçakgönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman 'Selam' derler." (Furkan Suresi, 63) ayetiyle bildirilmiştir. İman sahibi bir kimse, karşısındaki insanlar kendisinin sahip olduğu özelliklerden yoksun olsa da, onlara karşı hiçbir zaman kibirli ve böbürlenen bir üslup kullanmaz. Çünkü Allah, "İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18) ayetiyle böbürlenen kimseleri sevmediğini bildirmiştir.

*Hikmetsiz bir başka konuşma şekli ise kişinin bir konudan bahsederken kendisini müstağni görerek konunun dışında tutan bir üslup kullanmasıdır. Kuran'ın "Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden." (Alak Suresi, 6-7) ayetleriyle, insanın kendini beğenip kibirlenmesi durumunda, hatalı tavırlarda bulunabileceği hatırlatılmıştır.

* İnsanların konuşmalarında dikkat çeken hikmetsizlik özelliklerden bir başkası ise, her zaman son sözü söylemeye ve haklı çıkmaya çalışmalarıdır. Bu gibi insanlar karşı tarafın ne dediğini anlayıp bunlardan istifade etmektense, kendi fikirlerini dile getirmeye ve kabul ettirmeye bakarlar. Oysa bilgi düzeyi ne olursa olsun, her zaman insanın karşı taraftan öğreneceği birşeyler olabilir. Karşı taraf daha az bilgili olsa bile, her zaman için konuya farklı bir açıdan bakabilmesi, objektif değerlendirmeler yapabilmesi, faydalı fikirler verebilmesi mümkündür. Allah Kuran'da "Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır" (Yusuf Suresi, 76) şeklinde bildirmektedir.

Mümin, çok iyi bildiği bir konuda bile eksik veya hatalı düşünebileceğini, dinlediklerinde istifade edebileceği hikmetler olabileceğini bilmenin tevazusuyla hareket etmeli, karşı tarafın önerilerine açık olmalıdır. Aklına, vicdanına güvendiği insanlarla fikir alışverişinde bulunmalı ve "... işleri kendi aralarında şura ile olanlar..." (Şura Suresi, 38) ayetiyle bildirildiği gibi müminlerle istişare ederek hareket etmelidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de, "Kim bir işe girişmek ister de, o hususta Müslüman biri ile müşavere ederse Allah onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar." (Kütüb-i Sitte, 16. Cilt) sözleriyle iman edenlere bu konunun önemini hatırlatmıştır.

* Müminlerin konuşmalarında iddialaşma üslubunun da yeri yoktur. Böyle bir üslup, kişinin son derece basit ve kalitesiz bir görünüm almasına neden olur. †stelik iddialaşma üslubuyla yapılan konuşmaların kişiye kazandıracağı birşey de yoktur. Çünkü müminler için önemli olan, kendi fikirlerini karşı tarafa kabul ettirebilmeleri değil, en doğru olanı bulabilmeleridir. Bu konudaki ortak ölçüleri de Kuran'dır. Konuşmalarında kendilerine Kuran'ı rehber edinmeleri ve Kuran ahlakına uygun her çözüme tabi olmaları böyle bir üslubu ve bunun neden olduğu kalitesizliği tümüyle ortadan kaldırır.

* Kuran ahlakında yeri olmayan bir başka konu ise boş ve faydasız konuşmalardır. Boş ve yararsız sözün ne olduğu konusunda ise müminler ölçülerini Kuran'a göre belirlerler. Dünyada geçirdikleri zamanın ahiret yaşamları açısından çok kıymetli olduğunu bilerek, yaşadıkları süre boyunca vicdanlarına başvurarak boş söze dalmamaya büyük özen gösterirler. Nitekim bir mümin, Kuran ahlakıyla ahlaklandığı için her türlü boş sözden doğal olarak hoşlanmaz.

* Konuşmalarda dikkat çeken diğer olumsuz özellikler arasında muhatabın sözünü kesmek ve itidalsiz bir ses tonu kullanmak da sayılabilir. Kuran ahlakını yaşamayan insanlar arasında konuşana kulak vermemek, birbirinin sözünü dinlememek, aynı anda tartışarak ve üste çıkarak konuşmak, gevezelik olarak tabir edilen gereksiz konuşmalar yapmak alışılmış tavırlardır. Özellikle televizyonlardaki birçok tartışma programında bunun örneklerine sıkça rastlanır. Her biri kendi dalında uzmanlaşmış kimseler bile kimi zaman nezaketten ve saygıdan tamamen uzak bir üslup sergileyebilmektedirler. Bu gibi kişiler birbirlerinin anlattıklarından istifade etmek yerine kibirli bir üslupla kendi sözlerini dinletip kabul ettirmeye çalışırlar. Müslümanların ise kendilerini ön plana çıkarmak, öne geçip üste çıkmak, son sözü söylemek gibi nefsani amaçları yoktur. Bu nedenle üslupları itidalli ve sakindir. Kuran ahlakından kaynaklanan nezaket anlayışları gereği önceliği her zaman birbirlerine tanır, birbirlerinin anlattıklarından en iyi şekilde istifade etmeye çalışır ve cahilce tavırlar göstermekten kaçınırlar.

* Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayan kimselerde bu konuda ortaya çıkan belirgin bir diğer vasıf ise ses tonlarıdır. Kendilerini haklı göstermek, karşı tarafı yıldırmak, ikna etmek veya susturup üste çıkmak için bağırarak konuşmaktan çekinmezler. Oysa Müslümanların ses tonu itidallidir. Allah Kuran'da bu konuyu müminlere, Hz. Lokman'ın oğluna verdiği bir öğüdü aktararak hatırlatmıştır: "Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." (Lokman Suresi, 19)

11 Ağustos 2007 Cumartesi

Dinsiz İnsanların Amaçsızlığı


Dinsiz İnsanların Amaçsızlığı

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir.
(Hicr Suresi, 3)



Günümüzde bazı insanların en büyük eksikliklerinden biri, ciddi bir "amaçsızlık" içinde olmalarıdır. Hemen hemen her insan standart bir yaşam modelini benimser. Karnını doyurmak, barınabilecek bir ev edinmek, aile kurmak ve iş sahibi olmak insanların büyük kısmının elde etmeyi umduğu en yüksek değerlerdir. Bu standart yaşam modelinde, kişilerin en önemli hedefleri ise terfi edebilmek, daha fazla para kazanmanın yollarını bulabilmek ve birkaç çocuk yetiştirebilmektir.

Din ahlakından uzak toplumların büyük bir bölümünün hayatına hakim olan amaçsızlığı ve boşluğu daha iyi anlamak amacıyla, insanların bu sayılanların dışında kalan diğer ilgi alanlarına bakmak faydalı olacaktır. Bazı insanlar yaşamlarını oldukça dar bir dünya görüşü üzerine kurmuşlardır. Genellikle günlük hayatlarında en önem verdikleri konulardan biri takip ettikleri televizyon dizilerini veya ünlü bir sinema filmini kaçırmamaktır. Söz konusu kişiler için bunlardan daha büyük bir amaç ise, sosyal etkinlikler gösteren bir kulüpte görev almak olabilir.

Başka bir insan grubunun zihinleri ise tamamen işleri ile meşguldür. Hayatları boyunca iş yerleri ile evleri arasında gidip gelirler. 20-25 yaşında iş hayatına başlayan bir insan, yaklaşık 40 sene boyunca aynı işleri yapar; hep Cuma gününün gelmesini, vergi ayını problemsiz geçirmeyi, ev kirasını biraraya getirmeyi ve çocuklarının geleceğini garanti altına almayı hedefler. Bu zaman zarfında ülkesinde ve dünyada meydana gelen olaylar ise onu pek ilgilendirmez. Herşeyin sadece ticaretini etkileyecek kısmı ile ilgilenir. Gelişen her türlü olaya kolaylıkla uyum sağlar ve dünyadaki gelişmeler üzerinde hiçbir zaman düşünmez. En fazla bu olayların kendi işini nasıl etkilediği ile ilgili yakınır ve şikayette bulunur. Veya televizyon programlarında sabahlara kadar tartışır ama hiçbir sonuç elde edemeden ve çözüm getirmeden kaldığı yerden hayatına devam eder.

Bazı gençler de aynı amaçsızlık ve boşluk içerisindedirler. Büyük bir çoğunluğunun, ülkelerini kimlerin yönettiğinden, ülkeyi yönetenlerin hangi düşünceleri savunduklarından, bunun ülkenin savunmasından ekonomisine, eğitim sisteminden adalet sistemine kadar nasıl bir etkisi olabileceğinden haberleri bile yoktur. Dünyada meydana gelen olayların ve gelişmelerin büyük bir kısmını bilmezler. Hatta akıllarını dünya tarihine geçecek kadar önemli olan olayların önemini dahi fark edemeyecek kadar boş konularla meşgul ederler. Aralarındaki konuşmalar, bilgisayar oyunları, internette kurdukları arkadaşlıklar, kız veya erkek arkadaşları, okulda olan olaylar, nasıl kopya çektikleri, hafta sonu kimin nereye gittiği ve ne giydiği ya da futbol maçları gibi konulardan öteye gitmez. Zaman zaman bazı dergilerde yer alan anket sonuçlarında da görülebileceği gibi, "En büyük idealiniz nedir?" diye sorulduğunda, ya bir mankene benzemek istediklerini ya da ünlü bir grubun gitarcısı gibi gitar çalabilmeyi amaçladıklarını söylerler.

Amaçsızlıklarından dolayı kendilerini hiçbir konuda geliştirmeyi düşünmezler. Örneğin daha güzel ve etkileyici konuşmayı akıllarına dahi getirmezler; çünkü anlatıp da insanları etkilemeyi düşündükleri tek bir fikirleri yoktur. Veya hiç kitap okumazlar. Bir fikri ve amacı olan kişi, hem kendi düşüncelerine hem de karşı düşüncelere ait kitapları okur, karşı düşünceyi daha iyi tanımayı ve böylece tüm zayıf yönlerini belirlemeyi hedefler. Ama insanın bir fikri olmayınca, elbette mevcut fikirlerin varlığı onun için bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta bu insanlar, mevcut fikir ve dünya görüşlerinden de haberdar değildirler. Birçok toplumda kitap ve gazete okuma oranının son derece düşük olması, ama bunun yanısıra dedikodu gazetelerinin ve programlarının büyük rağbet görmesi, bazı insanların boş vakitleri olmasına rağmen günlerini kendilerine hiçbir şey kazandırmayan dizilerle ve faydası olmayan televizyon programları ile harcamaları bu amaçsızlığın ve yozlaşmanın bir sonucudur.

İnsanlık için asıl tehlikeli olan ise, insanların birçoğunun amaçsızlığının ve dünyadan "bihaber" olmasının yanısıra, bir fikre ve dünya görüşüne sahip olan insanların büyük bir kesiminin de "batıl" ve insanlık için "zararlı" olan fikirleri savunuyor olmalarıdır. Çünkü bir yanda insanlara zarar verecek düşüncelerin önderleri ve savunucuları, diğer yanda da yanıbaşındaki tehlikenin farkına bile varamayacak kadar boş ve "nereye çeksen gelen" kalabalık bir insan topluluğu bulunmaktadır.

Anarşi ve terör yanlısı, ülkelerine ve milletlerine zararlı fikirlere sahip kişiler, çevrelerinde örneğin okul kantinlerinde kendi fikirlerine yandaş toplarken, amaçsız ve fikirsiz bir genç kantinde oturup boş boş çevresine bakar yada en fazla kağıt oynar. O anda yanıbaşındaki bir insanın, son derece tehlikeli fikirlerle zehirlendiğinin, belki çok kısa bir süre sonra ülkesinin polisine, askerine ve masum insanlarına silahını çevirecek olan azılı bir suçlu olacağının farkına bile varmaz. Bunun farkına varsa bile bu tehlike onun umurunda olmaz. Zaten bu duruma akılcı bir biçimde müdahale edecek bilinci ve sorumluluğu da gösteremez.

Allah bir ayetinde bazı insanların içinde bulundukları bu amaçsızlığa şöyle dikkat çekmektedir:

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir. (Hicr Suresi, 3)

Dikkat edilirse, üniversitelerde herhangi yeni bir uygulama başlatıldığında tepki veren kesim, doğruyu ve güzel olanı savunmadığı için tepkisiyle çevresine faydadan çok zarar verir. Diğer kesim ise onları doğru olana çağıracaklarına, devlete bağlılığı, isyankarlıktan uzak durmayı öğütleyeceklerine, tepkisiz kalmayı, bu zararlı fikirlere müdahale etmeyip seyirci kalmayı tercih ederler. Bu arada diğerleri de kin ve nefretle ortaya çıkar, sloganlarla, alkışlarla, taş ve sopalarla yürüyerek insanlara zulmün ve dehşetin başka bir yönünü gösterirler. Ancak tüm çabaları boşa gider; çünkü bu kişiler Allah'ın bildirdiği doğruları savunmamakta, aksine Kuran ahlakına uygun olmayan her türlü davranışı göstermektedirler. Allah bir ayetinde inkar eden insanların dünyadaki çabalarının boşa gidişini şöyle bildirir:

Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Onların yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur. (İbrahim Suresi, 18)

İnsanların bu duruma düşmemeleri için tek çözüm ise, onların "sadece kendi hayatlarını sürdürebilmek ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yaşayan" insanlar olmamalarını sağlamaktır. Bunun için söz konusu kişileri, diğer insanlara hizmet etmeyi, sadece kendi şahsi sorunlarını ya da ülkelerindeki problemleri değil, tüm dünyadaki sorunları çözmeyi hedefleyen ve bu yolda çaba gösteren bireyler olmaları yönünde teşvik etmek gerekmektedir. İnsanlara hedef olarak en doğruyu ve en güzeli gösteren ise Allah'ın insanlar için seçtiği ve Kuran'la bildirdiği dindir:

Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

İnsanları yaratan Allah, onların en rahat edecekleri, huzuru ve güveni en fazlasıyla bulabilecekleri dini de yaratmıştır. Dolayısıyla din dışında hiçbir felsefe veya fikir akımı, insanlara aradıkları mükemmelliği ve güzelliği veremez. Bu nedenle hatalı fikirlerin savunuculuğunu yapan insanlara da, fikirlerinin neden hatalı ve geçersiz olduğu delilleri ile anlatılmalı ve bunun yerine doğrusu öğretilmelidir.

Kuran ahlakının anlatılması, hem amaçsız ve başıboş insanların hem de yanlış fikirlerin peşine körü körüne takılmış olanların, dünyanın bir amaç uğruna yaratıldığını görüp anlamaları açısından son derece önemlidir. Allah Kuran'da "…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle insanların yaratılış amacını bildirmiştir.

Her insan bir gün mutlaka ölecektir. Gerçek ve sonsuz hayatı öldükten sonra başlayacaktır. Bu dünyada yaşadığı hayatın amacı ise, gerçek hayatında Allah'ın hoşnut olduğu ve cennetinde ağırladığı bir insan olabilmek için çalışmaktır. Her insanın dünya hayatındaki tavrı, idealleri ve inancı ahiretteki sonsuz hayatının cennette mi yoksa cehennemde mi geçeceğini belirleyecektir. Bu nedenle bazı insanların umursuzca, boş ve değersiz işlerle oyalanmaları, bunlarla ömürlerini tüketmeleri, sanki bu dünyada bulunmalarının bir amacı yokmuş gibi davranmaları, bu insanların acilen uyarılmaları ve içinde bulundukları gafletten uyandırılmaları gerektiğini göstermektedir.

Dünyadaki amacının Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak olduğunun bilincinde olan bir insan ise çevresinde olup biten hiçbir olaya karşı duyarsız ve kayıtsız kalamaz. Her olayın Allah'ın rızasını kazanmak için bir fırsat olduğunu bilir ve her zaman bunun bilincinde hareket eder. Çevresinde ve tüm dünyada gördüğü bozukluklar veya zulüm vicdanını rahatsız eder. Örneğin zorluk içinde yaşamlarını sürdüren, kışın soğuğunda sokaklarda yaşamak mecburiyetinde olan, ailesiz her çocuğun sorumluluğunu üzerinde hisseder. Allah'ın "Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme. İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma." (Duha Suresi, 9-10) ayetlerinde bildirdiği gibi, onlara güzellikle davranır. Onların içinde bulundukları durumdan kurtulabilmeleri için çaba harcar, çözüm arar. Ancak sadece kendisinin veya çevresindeki birkaç kişinin güzel ahlaklı davranmasıyla bu durumdaki çocukların kurtulamayacağını bilir. Bu nedenle tüm insanların Kuran ahlakını yaşamaları için çaba harcar.

Amaçsızlığın Neden Olduğu Bencillik

Ancak namaz kılanlar hariç; ki onlar, namazlarında süreklidirler. Ve onların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul ve yoksun olan(lar)için. Onlar, din gününü tasdik etmektedirler. Rablerinin azabına karşı (daimi)
bir korku duymaktadırlar.
(Mearic Suresi, 22-27)



İnsanların amaçsızlıkları, bencil, umursuz, sadece kendi çıkarlarını düşünen, olaylara karşı duyarsız ve tepkisiz insanlar ve dolayısıyla toplumlar oluşmasına neden olmaktadır. Tek amacı hayatını devam ettirebilmek olan bir insan, çevresinde olup biten olaylar arasından sadece kendi hayatına yönelik olanları algılar ve yalnızca onların üzerinde durur. Örneğin ticaret yaptığı ülkede iç savaş çıktığını öğrendiğinde tek kaygısı oradan kazanacağı paranın akıbetinin ne olacağıdır. Ama hiçbir zaman o ülkede katledilen insanları, zulme uğrayarak öldürülen bebekleri, insanların yaşadıkları korku ve çile dolu hayatı düşünmez. Bunları aklına dahi getirmez. Sadece kendi parasının derdine düşer, o insanlara herhangi bir şekilde yardımcı olmayı planlamaz. İşte bu, bazı insanların makul karşıladığı, zaten böyle olması gerektiğini düşündükleri bencillik ve umursuzluk örneklerinden sadece bir tanesidir.

Hemen her gün dünyanın dört bir köşesinde Kuran ahlakının yaşanmamasından kaynaklanan karışıklıklara ve dinsizliğin meydana getirdiği zulüm ortamından dolayı zarara uğrayan, dayanılması güç zorluklar yaşayan insanların hayatlarına gazetelerde veya televizyonlarda şahit oluruz. Örneğin Filistin'de, Endonezya'da, Kosova'da, Çeçenistan'da veya dünyanın herhangi başka bir yerinde bir avuç toprak için yerlerde sürüklenen, çocuklarının gözü önünde tekmelenen insanlar, ellerinde taşlarla kendilerini savunmaya çalışan küçük çocuklar herkesin bildiği görüntülerdir. Ancak bazı insanlar bütün bu manzaraları görüp rahat rahat uyuyabilmekte, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla hareket edebilmektedir. Bu insanlar "büyük" düşünmeye, "üstün" bir ahlaka ve "güçlü" bir vicdana göre yaşamaya alışmadıkları için böyle bir umursamazlığı doğal karşılayabilmektedirler.

Asla akıldan çıkarılmamalıdır ki, bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan zulümler, haksızlıklar, zorbalıklar ve işkenceler, vicdan sahibi her insanın çözüm araması gereken konulardır. Ancak zulme rıza gösteren bir insan, bunları görmezlikten gelebilir.

Oysa buradaki vicdan körelmesini görebilmek için insanın kendisini zulme uğrayan bir kimsenin yerine koyması yeterli olacaktır. Örneğin bu insan, suçsuz insanların katledildiği, eşinin, çocuklarının, kardeşlerinin, anne babasının zulme uğradığı, açlıktan ve dayanılmaz bir yoksulluktan dolayı zorlukla ayakta durabildiği, hasta çocuğunu tedavi ettirebilecek parasının ve imkanının olmadığı veya sebepsiz yere evinden ve yurdundan çıkarıldığı bir ortamda yaşıyor olsa… Ve karşısında böyle bir ortamda bulunmayan ama kazanacağı paranın derdine düşmüş, "Bu insanları ben mi kurtaracağım?" diyerek duyarsızlaşmış bir insan görse ne düşünür? Bu insanın ne kadar vicdansız, umursuz ve insaniyetsiz olduğunu fark etmez mi?

Oysa ki halden anlamak ve vicdanlı davranmak için bir insanın kendisinin zulüm görmesi şart değildir. Kişinin bu insanların içinde bulunduğu durumu görmesi ve gördüklerini Kuran ahlakına göre değerlendirmesi yeterlidir. Ama insanlar Kuran ahlakından uzaklaştıkça, bu vicdan duyarlılığından da uzaklaşmış olurlar. Allah dinden uzak insanların bu bencil, duyarsız ve katı tutumlarını ayetlerinde şöyle bildirir:

Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder). (Mearic Suresi, 19-21)

Allah Mearic Suresi'ndeki bu ayetlerin devamında ise "bencil" ve "haris" olmayan, muhtaç insanları gözeten kişilerin var olduğunu da bildirmekte ve bu insanları şöyle tanımlamaktadır:

Ancak namaz kılanlar hariç; ki onlar, namazlarında süreklidirler. Ve onların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul ve yoksun olan(lar)için. Onlar, din gününü tasdik etmektedirler. Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar. (Mearic Suresi, 22-27)

Allah'ın ayetlerde de bildirdiği gibi, Allah'tan korkup sakınan insanlar, zavallı insanların sorumluluğunu üzerlerine alırlar. Çünkü Allah dünya hayatında insanlara doğru ve yanlış olmak üzere iki yol göstermiştir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirir:

Biz ona 'iki yol-iki amaç' gösterdik. Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir? Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; ya da açlık gününde doyurmaktır, yakın olan bir yetimi, veya sürünen bir yoksulu. Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meymene). Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meş'eme). "Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir. (Beled Suresi, 10-20)

Yukarıdaki ayetlerde doğru olarak gösterilen yol son derece açıktır. Dolayısıyla Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmayı amaç edinen vicdanlı bir insanın dünyada süregelen zulüm ortamlarına ya da zavallı ve muhtaç insanlara karşı duyarsız kalması, bu insanların akıbetlerini düşünmemesi mümkün değildir.

Vicdan sahibi her insan unutmamalıdır ki, bugün dünyanın dört bir yanında anarşi, zulüm ve zorbalık milyonlarca insanın sefalet ve dehşet içinde yaşamalarına neden olmaktadır. "Onların sefaletinden başkaları mesul, benim bunda ne sorumluluğum olabilir ki" demek vicdan sahibi bir insana yakışmaz. Allah elbette ki güç yetirebilen, eli ayağı tutan her kişiye ahirette bu zavallı insanların hesabını soracaktır. Meydanı, bu insanlara zulmedilmesine zemin hazırlayan fikir akımlarına bırakan, nasılsa kendisine bir zarar vermiyor diye insanlığı yok etmeyi amaçlayan ideolojiler ile mücadele etmeyen her insan, kabul etsin veya etmesin, zulmedenlerle aynı cephede yer alıyor demektir. Din ahlakı yaşanmadığı sürece, sorumsuz ve başıboş olduğunu zanneden, kimseye hesap vermek zorunda olmadığını düşünen, sadece kendi çıkarlarını korumanın ve hayatta kalmanın hesabı içinde olan insanların oluşturduğu bir toplum modeli hakim olacaktır.

...Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; ya da açlık gününde doyurmaktır, yakın olan bir yetimi, veya sürünen bir yoksulu. Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak...
(Beled Suresi, 13-17)



Nitekim, dinsizliğin temelini oluşturan materyalist felsefe ve materyalizme "sözde" bilimsel destek sağlayan evrim teorisinin temelinde, manevi değerlerden tamamen yoksun, hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan, sorumsuz ve başıboş bir insan modeli oluşturma emeli vardır. Evrim teorisine göre insan tesadüflerin oluşturduğu, maymundan türemiş, gelişmiş bir hayvandır. İnsana böylesine ilkel gözle bakan bir inançta, diğer insanlar için fedakarlık yapılması, acı çeken bir insanın kurtarılması, ona şefkat ve merhamet duyulması beklenemez. Dahası evrim teorisine göre hayat sadece güçlülerin yaşama hakkı elde ettiği bir mücadele yeridir, zavallı ve zayıf olan yok olmaya mahkumdur. Dünya üzerindeki insanlar yıllardır okullardan, televizyon ve gazetelerden, çevrelerindeki insanlardan bu telkini almaktadırlar. Bu telkini ortadan kaldırmanın, insanlar arasında şefkat, merhamet, yardımlaşma ve dayanışma duygularını yerleştirmenin tek yolu, insanlara Kuran ahlakını tebliğ etmek ve dinsizliğin dünyada ve ahirette getireceği kayıpları anlatmaktır. Bu, her Müslümanın üzerine düşen önemli bir sorumluluktur. Böyle büyük ve şerefli bir sorumluluğu üstlenenlere Allah güzel bir sonuç vaat etmiştir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
Giriş

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(Nisa Suresi, 75)




Zulüm gören, işkenceyle öldürülen insanlar, masum bebekler, bir ekmek alacak parası dahi olmayanlar, soğuk havada, bezden çadırlarda neredeyse sokakta yatanlar, hastalıklarını tedavi ettirecek para bulamayanlar veya ihtiyar ve güçsüz olmalarına rağmen hastane kapılarında saatlerce hatta günlerce tedavi sırası bekleyenler, sadece belli bir kabileye mensup oldukları için katledilenler, dinlerinden dolayı evlerinden, yurtlarından çıkartılan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, bir tarafta ardı arkası gelmeyen israf, diğer tarafta ise açlıktan ve bakımsızlıktan yok olan, ölüme terk edilen zavallı insanlar, sokağa atılan, kendi başının çaresine bakamayacak kadar küçük ve savunmasız çocuklar, ailesini geçindirebilmek için küçük yaşta okula gitmeyip, oyun oynamayıp çalışan veya dilenen çocuklar, her an hasımları tarafından öldürülme korkusuyla yaşayan insanlar…

Burada sayılan insanların varlığından herkes haberdardır. Hemen her gün, gazetelerde, televizyonlarda bu çaresiz, zavallı, kimsesiz ve muhtaç insanların görüntülerine rastlamak mümkündür. Pek çok kimse bu insanların içinde bulundukları durumu görür, onlara acır. Ancak bir süre sonra konuştuğu konuyu ya da seyrettiği kanalı değiştirince veya okuduğu gazetenin sayfalarını çevirince bu insanların varlığını unutur. Çoğu kişi bu insanları bulundukları durumdan kurtarmak için bir çaba harcaması gerektiğini düşünmez. Ve "dünyada o kadar zengin ve güç sahibi insan varken o insanları kurtarmak bana mı kaldı" diyerek sorumluluğu başkalarının üzerine atar.

Oysa bu insanları kurtarmak, tüm dünyanın adalet, huzur, güven ve zenginlik içinde yaşanan, refah dolu bir yer olmasını sağlamak için zenginlik ve güç tek başına yeterli değildir. Örneğin dünyada çok sayıda zengin ve gelişmiş ülke olmasına rağmen Etiyopya'da hala insanlar açlıktan ölmektedirler. Onca gelişmiş teknolojiye ve dünyanın zengin kaynaklarına rağmen insanların bir tabak yemeğe muhtaç olmaları, zenginliğin ve gücün tek başına yeterli olmadığının en açık göstergelerindendir.

Zenginliğin ve gücün, bu zavallı ve muhtaç insanların yararına kullanılması için öncelikle insanların vicdan sahibi olmaları gerekir. Vicdan sahibi olmanın yegane yolu ise imandır. Ancak imanlı insanlar, sürekli olarak vicdanlarını kullanarak hareket ederler.

Sonuç olarak, dünyadaki adaletsizliğin, kargaşanın, terörün, katliamların, açlığın, sefaletin ve zulmün tek bir çözümü vardır: Kuran ahlakı.

Dünyada var olan sorunlara genel olarak bakıldığında, tüm bu olaylara sevgisizlik, nefret, kin, düşmanlık, çıkarcılık, bencillik, umursamazlık, acımasızlık gibi duyguların ve akılsızlığın neden olduğu görülecektir. Bu olayları çözmenin ve tamamen ortadan kaldırmanın yolları ise sevgi, şefkat, merhamet, acıma, karşılık beklemeden hizmet etme şevki, duyarlı olma, fedakarlık, dostluk, hoşgörü, sağduyu ve akıldır. Bu özellikler ise ancak Kuran ahlakını eksiksiz olarak yaşayan insanlara aittir. Allah ayetlerinde Kuran'ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarma özelliğini şöyle bildirir:

… Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)

Allah bir başka ayetinde ise Kuran'a uyulmadığında yeryüzünde var olan herşeyin bozulmaya uğrayacağını haber verir:

Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)

Şu anda, siz bu yazıyı okurken de, milyonlarca zavallı insan ya eziyet görüyor, ya açlıktan ya da soğuktan ölmemek için dayanmaya çalışıyor. Veya evinden, ailesinden ve çocuklarından koparılıyor, yurdundan sürülüyor. Bu nedenle vicdan sahibi insanlar tüm bunları düşünmeli, tüm bu acılar, felaketler, sıkıntı ve zorluklar kendilerine ve sevdiklerine dokunmuşcasına duyarlı davranmalıdırlar. Ve yardım isteyen insanlara maddi manevi her yönde yardımcı olabilmenin yollarını aramalıdırlar. Allah iman eden, vicdan ve sağduyu sahibi insanların bu sorumluluğu üzerlerine almalarını bir ayetinde şöyle emretmektedir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Günümüzde bu hizmetin nasıl yapılacağı ise, Kuran ayetleri göz önüne alındığında açıkça ortaya çıkmaktadır. Yapılması gereken en önemli şey, Kuran ahlakının dinsizliğin karşısında üstün gelmesi için, Müslümanların fikri alanda mücadele etmeleridir. Zira zayıf bırakılan, çaresiz, kimsesiz ve korunmaya muhtaç insanların tek kurtuluşu, Kuran ahlakının tüm dünya insanları arasında yayılıp yaşanmasıdır. Öyle ise tüm insanlara Kuran ahlakını anlatmak, dini tebliğ etmek her Müslüman için çok önemli ve aciliyetli bir ibadettir.

Vicdanlarını kullanmayanlar, yetimlere, yoksullara, zavallı masumlara karşı duyarsız ve umursuz davrananlar, dünya hayatında kendilerine verilen malları boşa harcayanlar, zulüm gören kadınları, çocukları, yaşlıları ilgisizce seyredenler, her türlü ahlaksızlığın ve çirkinliğin yeryüzünde yaygınlaşmasından hoşnutluk duyanlar ve bu bakış açısını teşvik eden insanlar ahirette bunların hesabını mutlaka vereceklerdir:

Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar, ve 'ufacık bir yardımı (veya zekatı) da' engellemektedirler. (Ma'un Suresi, 1-7)